ÇOK GÜZELSİN BE ROMA

İtalya gezimiz sona erip eve dönerken, Sezen Aksu’nun ‘Kalbim Ege’de Kaldı’ şarkısını değiştirip ‘Kalbim Roma’da Kaldı’ diyerek mırıldandığım doğrudur:) Bir şehirde aradığınız her şey Roma’da var: sanat, eğlence, romantizm, doğa… Cıvıl cıvıl, büyüleyici ve tarih kokan bir şehir burası. Her sokağında her semtinde ayrı bir hayat var. Roma’ya 3-5 gün değil en az 1 hafta ayrılmalı ki şehir iyice özümsensin, şehre iyice doyulsun. İnsanları Güney’e yaklaşmanın etkisiyle sıcak, samimi ve yardımsever; her yer biz dahil turistlerle dolup taşıyor. Bence bir şehrin orijinal olması ve insanlara sunduğu imkanlar bakımından yaşanabilirliği, o şehri sevmekte çok rol oynuyor. İşte Roma hem kendine özgü tarihi ve romantik dokusuyla hem de insanlara sağladığı yaşam standartıyla ‘ben burada yaşarım arkadaş’ dedirtiyor. Şu an bile bu yazıyı yazarken tekrar Roma’yı hatırlamak ve sizlere anlatmak, bana o kadar zevk veriyor ki sizden önce tekrar gitmezsem iyidir 🙂 Yavaş yavaş şehri tanımaya başlayalım isterseniz, bakalım siz Roma’yı ne kadar beğeneceksiniz?

Roma’ya akşam saatlerinde çılgın bir trafiğin içine karışarak, motosikletlilerin hışmından zar zor kurtularak geldik. Öyle bir trafik var ki İstanbul trafiği çok masum gözüktü gözümüze varın siz düşünün, hayal edin. Biricik Aylinimizin yardımıyla (navigasyonumuz :)) otelimizi bulup arabayı da otelin önüne park edip derin bir ohh çektik 🙂 Nasıl bir rota izlediğimizi ve yaptıklarımızı gün gün anlatayım diyorum, sizler için de belki bir gezi planı oluşturmaya yardımcı olur 😉

Roma’da ilk gece:

Tüm gün Toskana’yı gezdiğimizden ve yol yorgunluğu da olduğundan ilk akşamdan kendimizi yormayalım ve şarabımızı, çerezimizi alıp Roma açılışını İspanyol Merdivenleri’nde yapalım dedik. Otel odasında dinleneceğimize, merdivenlerde oturur dinlenir, ertesi günlere full enerjiyle başlarız diye düşündük. Otel Kolezyum’a yürüme mesafesiyle 15 dakika sürüyordu, biraz bu yapıyı seyredip Romalıların hoşlanmadığı hatta ‘takma diş’, ‘düğün pastası’  gibi benzetmeler yaptığı Vittorio Emanuel Anıtı’nı da geride bırakarak Aşk Çeşmesine doğru ilerledik. Aşk Çeşmesi tadilattaydı, dip not olarak belirteyim önümüzdeki 2-3 sene tadilat devam edecekmiş 😉 Çeşmenin hemen yanındaki marketimsi bir yerden şarabımızı alıp çalışanlara da Türk fıstığı ikram ettikten sonra sokaklara gire çıka merdivenlere ulaştık. Ayaklarımızı uzatıp bir güzel yayıldık, gitar çalanları dinledik. Eşarp, gül vs satan Hintli arkadaşlara sürekli ‘no, thanks’ demekten fenalık geldi tabi ama şöyle bir güzellik oldu, durun bir heves anlatayım 🙂 Arkamdan yine bir tane gül burnuma doğru uzatıldı, ben yine tabiki kibarlığımı bozmadan ‘no’ diyecekken bir baktım yaşlı bir bayan, ‘bu sizin olsun’ dedi ve gülü kucağıma bıraktı, gitti. Yehuu dedim Roma tatili süper geçecek, bu bir işaret olmalı! (Gülü de hala saklıyorum :))

1. gün

IMG_0065

Sizin eşiniz de benimki gibi Spartacus dizisi hayranı, hayranlık derken dizinin her bölümünü en az 2-3 kez izlemiş ise turunuz tabiki Kolezyum (Colosseo)’dan başlayacaktır 🙂  55 bin kişilik kapasitesi olan bu amfitiyatro MÖ 72 yılında yaptırılmaya başlanmış. İmparatorlar ve Roma zenginleri tarafından düzenlenen çeşitli gladyatör, köle ve vahşi hayvan dövüşleri bu yerde yapılırmış. Tüm halkın önemli eğlencesi diyeceğim ama dilim gitmiyor aktivitesi diyeyim bari, çünkü; oturma planı toplumsal sınıfa göre ayarlanmış. Yani sadece soylular değil halkta koşa koşa bu gösterilere gelip ilk katı dolduruyormuş. Colosseo birçok mimara ilham vermiş fakat bir yandan da travertenleri yağmalanarak birçok yapının inşasında kullanılmış. Hala da restorasyonu sürmekte.

1 IMG_0044

Biz önceden bilet almadık ama çok da sıra beklemedik açıkçası, aldığınız bilet ile Forum ve Palatino’ya da girebiliyorsunuz. Kolezyum’u inceleye inceleye birkaç tur attık içinde, genelde bir yapıyı gezdiğimde orada yaşananları hayal etmeye çalışırım ama şu Spartacus dizisini bile izleyemezken burada yaşananları değil hayal etmek, yaşanmamış varsaymak en iyisiydi. Roma Forumu ve Palatino’ya geçmeden son fotoğraflarımızı çekip buradaki turumuzu tamamladık.

IMG_0057

IMG_0055

Aslında Roma Forumu’nu ilk başta Capitolino Tepesi’nden izlemek gerekiyormuş, biz bunu bilmediğimizde direk Forum’a, yıkılmış tapınak ve bazilikalar arasına giriverdik. Açıkçası her ne kadar elimizde harita olsa da çok bilinçli, gezdiğimiz söylenemez. MÖ 2.yy’da Roma’nın merkezi olan bu yer, törensel bir merkez sayılmış ve imparatorluklar tarafından yepyeni anıt ve tapınaklarla donatılmış. Tek söyleyeceğim şey, Roma’nın hala her yerinden tarih fışkırdığı! Çünkü hala ve hala kazı çalışmaları devam ediyor. Palatino ise eski Roma yerleşimleri arasında en güzel yerlerden biriymiş. Cumhuriyet’in önde gelen simaları burada yaşıyorlarmış. Ayrıca Romanın kuruluş efsanesine göre ikiz kardeşler Romulus ve Remus bir kurt tarafından bu tepede büyütülmüşler. Eğer tarih okuyor iseniz ya da ayrı bir ilginiz var ise buraya dolu dolu tam 1 gün ayırmalısınız. Benden söylemesi 🙂

2 IMG_0087

Kolezyum ve Forum’u gezdikten sonra artık başka görülecek yerlere doğru tabana kuvvet başladık yürümeye. Roma’nın gerçekten ‘anlatılmaz yaşanır’ dedirten çok farklı bir atmosferi var. Geçtiğimiz her yeri fotoğraflamaya çalıştık. Kolezyum’un hemen önündeki caddeyi izleyerek bir anlamda U harfi çizerek Getto ve Tiber Adası’nı görmek için yola koyulduk.

IMG_0094

IMG_0099

Gece önünden geçtiğimiz hani Romalıların sevmediği Vittorio Emanuel Anıtı’nı yukarıdaki fotoğrafta göreceksiniz. Burası ziyarete kapalı, 1911’de Birleşik İtalya’nın ilk kralı Emanuel için yapılmış. Yapı gerçekten şehrin otantikliğinin yanında sırıtıyor. Roma halkının gerçekten sevmediği, bina için ‘düğün pastası’, ‘takma diş’ benzetmeleri yaptıkları kadar var, bir mimar değilim profesyonel yorumlar beklemeyin benden 🙂

Elimizde harita Tevere Nehri’ne doğru giderken, bilmediğimiz sokaklarına gire çıka gerek sinagogdan gerekse İbranice levhalı lokantalardan Yahudi mahallesine geldiğimizi anladık. MÖ 2.yy’da köle olarak getirilen Yahudiler, tıp ve para konularında Romalıların saygısını kazanmış ama zamanla dışlanmanın etkisiyle bir bölgede yaşanmaya zorlanmışlar. İşte bu mahalle ve Tiber adası şu an getto bölgesi olarak sayılıyor.

IMG_0108 IMG_0117

İçinden nehir geçen şehirleri oldum olası çok sevmişimdir, nehirlerin şehre ayrı bir sevimlilik kattığını düşünüyorum. Avrupa’da ki nehirlerin kenarlarında spor yapan insanları, ayaklarını uzatıp kitap okuyanları gördükçe içim gidiyor denilebilir. Roma’da da ilk gün nehrin kenarında olabildiğince yürüdük. Sonbaharın etkisiyle nehrin etrafındaki ağaçların içinden yürümek bambaşka keyif verdi. Adada dondurma molası verip azıcık dinlendik. Azıcık diyorum çünkü sırada hava kararmadan göreceğimiz Pantheon, Campo de Fiori ve Piazza Novana vardı.

Nehre yakın olduğundan ilk önce Campo de Fiori’yi gezdik. Çiçek Meydanı olarak bilinen bu alanda sabahları pazar kuruluyormuş, çok görmek istememe rağmen zaman kısıtından denk gelemedik. Etrafı restorant, bar ve kafelerle çevrili bu meydan bana çok sevimli geldi ama tam pazar bitimi sebebiyle temizlik işlemleri olduğundan fotoğraf çekmek istemedim. Bana sevimli geldi diyorum ama tarihi pek sevimli değil ne yazık ki.  Birçok idama tanıklık etmiş bu meydan. Mesela meydanda göreceğiniz heykel, dine karşı gelerek dünyanın, güneşin etrafında döndüğünü öne sürdüğü için kazığa bağlanarak yakılan filozof Bruno’ya ait.

‘Siz ne yersiniz ne içersiniz kuvvetli tabanlar?’ derseniz evet biz de acıkıyoruz tabi 🙂 Her zaman ki gibi ara sokaklara gire çıka Novana’yı bulalım derken Pantheon yakınlarına geldiğimizi anladık. Zaten anlamamak mümkün değil, çünkü her yerde turist kafilelerini görüyorsunuz. Biz de azcık soluklanıp kalabalığı izlerken yemek yiyelim dedik, şu şirin kırmızı kareli örtülü bir trattoriaların birisinde pizzamızı yiyip el yapımı şarabımızı içtik. Yediğimiz içtiğimiz yerleri açıkçası not etmedim. Gözümüze güzel gözüken yerlere girdik. Okan sağolsun acıktığında çok da sabrı olmadığından elimde hazırlamış olduğum gurme listeleri çöpe gidiyor ben de artık lokanta listesi hazırlamaktan istifa etmiş bulunuyorum 🙂 Fiyatlara gelirsek pizza fiyatları 8-15 euro arasında değişiyor, şaraplar ise 4-5 Euro civarında küçük bir sürahi ile birlikte servis ediliyor. Kişi başı servis ücreti 1,5 Euro filan ekleyin işte ona göre hesabınızı yapın 🙂

Yemek yiyip dinlendikten sonra kalabalığa kapılıp Pantheon’u gezdik, gerçekten görkemli bir yapı. Tüm tanrıların tapınağı olarak bilinen Pantheon Roma’da ki en iyi korunmuş yapı olarak biliniyor. Burayı gezerken başınızı kaldırıp kubbeyi inceleyin, çünkü; kubbenin tepedeki açıklığı ışığın girebildiği tek noktaymış. Raffaello’nun mermer mezarı da burada yer alıyor.

IMG_0153

Bu bölge turist kalabalığının en fazla göreceğiniz yerdir sanırım. Turistik meydanlara yakınlığının yanı sıra parlamento binası, borsa ve idari binalar ile çevrili olduğundan şehrin de finans ve politika merkezini oluşturuyor. Biz de labirent tarzı sokaklarını keşfedip sokakları ve binaları hayran hayran seyrederek Novana’ya ulaştık.

3

Tarihi Merkez olarak bilinen, 17. yy’da bugün ki görünümünü almaya başlayan bu alan Roma’nın en ihtişamlı meydanı olabilir bence. Etrafındaki kiliseleri mi, binalara mı yoksa meydanın tam ortasında yer alan Bernini yapıtı çeşmeyi mi (Fontana dei Quattro Fiumi) inceleyeyim bilemedim. Çeşmeden bahsetmek gerekirse bir dikilitaş dibinde yer alan, dünyanın 4 büyük nehrini –Nil, Ganj, Tuna ve Rio de la Plata- temsil eden heykellerden oluşan çok etkileyici bir yapıt. Sanatla açıkçası çok bir alakam yok ama bu şehirdeki heykeller beni benden aldı! O kadar etkileyici ki hayran kaldım, heykeltraşlığa özenmedim değil. Kiliseler, saraylar zaten apayrı ihtişam katıyor meydana. Dip not olarak belirteyim: eskiden yani 19. yy’a kadar, Ağustos ayında çeşmelerin giderleri kapatılarak meydan sular altında bırakılırmış ki zenginler arabalarıyla sular altında gezinsin, çocuklar suda oynasın.. Değişik bir etkinlik tabi 🙂

Meydanı birkaç kez daha turlayıp fotoğraflarımızı çektik. Eğer ‘Roma’ya gelmişiz şık bir restorantta yemek yiyelim’ derseniz doğru yer burası olabilir 😉

IMG_0136

Tarihi bölgeyi gezdik, birbirinden güzel meydanları gezdik, hava da kararmaya başladı… Biz de bir şeyler içmeye Trastevere’ye doğru yola koyulduk. Daha önce araştırmalarımdan Trastevere bölgesinin geceleri cıvıl cıvıl, gece hayatının renkli olduğunu okumuştum, otelde ki görevliye ‘gece nereye gitmeliyiz?’ diye sorduğumuzda direk haritada Trastevere’yi işaretledi 🙂

Trastevere Vatikan’a yakın bir mahalle. Burada oturan semt sakinleri kendilerini gerçek Romalılar olarak görüyorlarmış. Semtin kendine özgü dokusunu restorantların ve barların bozduğu tartışması varmış ama biz çok sevdik açıkçası. Bizim yazlık mekanları andırıyor. Dar sokakların her iki yanında da kafe ve barlar, şık restorantlar yer alıyor. Sokakların bazılarında yan yana dizilmiş çeşitli takı toka satan insanları görebilirsiniz.

IMG_0176 IMG_0177

Bir barda oturup bir şeyler içerek etrafı seyrettik, gerçekten Roma’nın tüm genç nüfusu buraya akın etmiş gibiydi 🙂 Ertesi akşam burada yemek yemeye karar verdik bile. Şehrin en sevdiğim özelliği şu oldu: her semti ayrı bir şey sunuyor bize, sanki sabah ayrı, öğlen ayrı, gece apayrı bir yerdeydik…

Buradan ayrılıp otele doğru yürürken, öğlen uğradığımız adadan tekrar geçip bir de gece fotoğraflarını çektik.Tabi köprülerin de…

IMG_0166 IMG_0172

Artık günün son enerjisiyle otele doğru yürürken, Kolezyum’a çıktık. Okan’ın içindeki Spartacus aşkı tekrar alevlendiğinden Kolezyum önünde fotoğrafını çekmemi istedi ama zar zor nasıl çektim hatırlamıyorum bile 🙂

IMG_0201

2. gün

Otelde kahvaltı almadığımız için (kişi başı 10 Euro civarı filandı, tahmin edersiniz ki bir kahve ve kruvasandan oluşuyordu) hemen bir sokak ötede bir önceki gün keşfettiğimiz kafede otele göre daha ekonomik ve nispeten çeşitli kahvaltımızı ederken İspanyol merdivenlerini ve civarını gezip Vatikana’a gitmeye karar verdik. Yol üstünde görmemiz gereken yerleri de işaretleyerek yola koyulduk.

IMG_0211

IMG_0214

Güzel meydanlardan geçip -mesela Piazza D. Repubblica- birçok kiliseyi ziyaret ettik, ara sokaklardır caddelerdir geçerken kapılara ve kapı tokmaklarına yapışıp kaldım denilebilir. Güzel olduğun kadar süslüsün de be Roma dedim yani 🙂

IMG_0223

Roma’nın Kuzeydoğusunda kalan Piazza di Spagna ve İspanyol Merdivenleri, 16. yy’da hacıları bir an önce Vatikan’a yetiştirmek için yol yapıldığında olabildiğince büyümüş ve şimdinin lüks mağazalarıyla çevrili şehrin gözde turistik yerlerinden biri haline gelmiş. Meydan adını ise zamanında İspanyol Büyükelçiliği’ni barındırmak için burada inşa edilen Palazzo Spagna’dan almış. Merdivenler de bu meydan ve tepedeki Fransız kilisesi Trinita dei Monti’yi birleştirmek için yapılmış. Roma’da ki en kalabalık yerlerden biri burasıydı sanırım…

ispanyol merdivenleri

Zamanım olsa merdivenlerin çevresindeki dar sokaklardaki kafeleri ve özellikle Via Condotti’deki dükkanları tek tek keşfetmek isterdim herhalde. Ayrıca çoğu sitede rastladığım, 18. yy’dan günümüze uzanan,birçok sanatçıyı ağırlamış bir kafe olma özelliği taşıyan Caffe Greco, Via Condotti’de yani merdivenlerin tam karşısındaki caddede yer alıyor. Belki ilginizi çeker 😉 İspanyol Merdivenleri açıkçası bana çok ilginç ya da mutlaka görülmesi gereken bir yermiş gibi gelmedi ama semt olarak keşfedilmesi gereken bir bölge bence.

IMG_0242 IMG_0243

Şık mağaza ve dükkanlardan gözümü alamayarak Piazza del Popolo’ya doğru ilerledik. Burada biraz dinlenip rotayı Vatikan’a doğru çevirdik. Tevere Nehri’ne ulaşıp suyun kenarından Castel Sant’Angelo’ya doğru yürüdük. Ekim ayında olmamıza rağmen hava bunalttı denilebilir. Temmuz-Ağustos aylarında gidecekler bir kez daha düşünsün derim 😉

Bir Ortaçağ kalesi sayılan Castel Sant’Angelo, hem hapishane hem de çalkantılı dönemlerde Papaların sığınağı olmuş ve Vatikan’a bağlanan koridorları sayesinde Papalara kaçış imkanı sağlamış. Biz gezmedik; çünkü, çok sinir olduğum AB üyeliği olan ülke vatandaşı isen 5 Euro, yok değil isen 10 Euro durumu bu kalede de vardı. Bu uygulamanın olduğu yerlere, kendimce protesto edip girmediğimden buraya da girmedim. Tavşan dağa küsmüş dağın haberi yok 🙂 Ayrıca Ponte Sant’Angelo kaleden daha güzeldi bence hıh 🙂 Köprüde, Bernini ve öğrencilerin yaptığı heykelleri seyredip aşağıda göreceğiniz üzere bol bol fotoğraf çektik.

IMG_0263

köprü

Ve Vatikan’a geldik. Katolikliğin başkenti sayılan ve 1929’dan beri bağımsız bir devlet olan Vatikan, dünyanın en küçük ülkesi olup Vatikan muhafızları tarafından korunmaktadır. Haliyle papaların ikametgahı olan Vatikan, müzeleri, şapeli  ve bazilikasıyla binlerce turist ağırlıyor. Şehrin içinde başka şehir olması çok ilginç değil mi? Kendine ait postanesi, radyosu, bankası hele ki hukuk sistemi olması bunu daha ilginç hale getiriyor bence.

IMG_0282

vatikan

Benim en merak ettiğim yer Sistina Şapeli’ydi; çünkü, Michelangelo’nun 1508-1512 yılları arasında bir iskele üzerinde çalışıp ortaya çıkardığı şu meşhur şapel tavanını görmek istiyordum ama önceden bilet almadığımız ve o sıcakta da akla hayale sığmayan müze kuyruğunu beklemeye tahammülümüz olmadığından ne yazık ki burayı es geçmek zorunda kaldık.  ‘Aaaa Vatikan’a gittiniz de müzeyi gezmediniz mi?’ tarzı eleştiriler istemiyorum, baştan anlaşalım 🙂

Şapel’den San Pietro’ya geri dönüp katedrali gezdik. Katedral Katoliklerin en kutsal tapınağı haliyle, çok da etkileyici gerçekten…  Kubbesini Michelangelo tasarlamış, Bernini ise yapıyı zenginleştirmiş. Papa pazar günleri öğle saatinde meydanda toplanan halkı selamlıyormuş, biz San Pietro’yu cuma günü ziyaret ettiğimizden papayı göremedik.

Haliyle sabahtan beri yürümenin etkisiyle aç, susuz ve yorgun düştük. Neyse ki Roma’nın her yerinde çeşme olduğundan ve çoğu çeşmenin de suyu içildiğinden susuzluğa çare var 🙂

IMG_0314

Karnımızı da Vatikan’da doyurup buradan metroya atlayarak otelimize gidip birkaç saat dinlendik. Sonra da tabiki yine ver elini Trastevere geceleri dedik. Yalnız şunu belirteyim eğer alışveriş yapmak isterseniz Vatikan daha ekonomik gibi haberiniz olsun. Ama ‘yooook benim param Vatikan’a değil Roma’ya yarasın’ diyorsanız kendiniz bilirsiniz 🙂

3. ve malesef son gün: Castel Gandolfo ve Nemi Köyü

‘Roma’da ki son günü nasıl değerlendirelim, günübirlik güney tarafta bir yerlere mi gidelim yoksa Roma’da mı kalalım?’ diye düşünürken, daha yeni İtalya turundan gelen annemin Nemi ve Castel Gandolfo’yu önermesiyle bu köyleri listeye eklemiş olduk. Başta ‘Pompeii’ye mi gidip gelsek nasılsa araba var’ diye düşünürken 3 saat gidip 3 saat geri dönmek yerine 45 dakika uzaklıktaki bu köyleri gezmek daha cazip geldi. Biz köyleri çok çok çok beğendik, sizin de fazla zamanınız var ise görmenizi öneririm. Köy diyorum ama bizim köyler canlanmasın gözünüzde 🙂 Çeşitli villa ve lüks evleri gördükçe ‘burası nasıl köy ya?’ diyeceksiniz..

Sabah uyanır uyanmaz meyvemizi, suyumuzu alıp yola çıktık ve ilk olarak Castel Gondolfo’ya geldik. Arabayı mavi çizgili bir park yerine bırakıp ankesör gibi bir yerden ücretimizi ödeyip fiş aldık ve ön cama koyduk. Burada park adeti böyle 🙂 Meydandaki kafenin birinde (zaten çok fazla seçenek yok) kahve ve kaşarlı sandviç eşliğinde kahvaltı ettik. Zaten küçücük bir köy olduğundan sokakları turlayıp Albano Gölü’nü seyredip bol bol fotoğraf çektik.

IMG_0327

IMG_0332

romanIMG_0352IMG_0376

IMG_0355

Bu köyün 2 özelliği var: biri Papanın yazlık sarayının burada yer alması, diğeri  -beni en çok ilgilendiren özelliği- Roma’nın en eski postahanesinin burada kurulmuş olması… Kahvaltı ederken bir yandan da İtalya hatırası olsun diye bir sürü kartpostal yazdım. Sonra da bir güzel pullarını yapıştırıp kartları buradan kendi evimiz dahil olmak üzere birkaç arkadaşıma yolladım 🙂 Yalnız nasıl bir heves ve heyecanla yolluyormuşum ki adreslere Türkiye yazmamışım; pul isterken görevli karttaki şehirleri gösterip ‘bu şehirler hangi ülkeye ait?’ diye sormasa kartpostallar İtalya’da kalıyordu 🙂

IMG_0341

Adını Nemi Gölü’nden alan ve dağ çileğiyle meşhur olan Nemi köyü ise Castel Gandolfo’ya 15 dakika uzaklıkta yer alıyor. İkisi arasında seçim yapmak gerekirse Nemi köyü derim sanırım. Burası da minicik bir yer ama daha sevimli ve şirin geldi bana. Göl manzaralı, bizdeki çay bahçeleri tarzı bir yerde oturup bir şeyler içtik önce. Sonra elimizde dağ çilekleriyle köyü turladık ve bir trattoria da zar zor yer bulup ünlü makarnalarından tattık.

IMG_0392

nemi

Fotoğraflardan gördüğünüz üzere köyler hayat dolu, pencerelerini, kapılarını, dükkanlarını hatta bisikletlerini bile süslemişler, insana enerji geliyor bu yerleri gördükçe..

Ve artık Roma’daki son gece… Köyler şehre yakın ve küçük olduklarından yorulmamıştık ve zaten yorulsak bile İtalya’da ki son gecemizi otelde geçirmeyeceğimiz için bir kez daha meydanlara attık kendimizi. Kolezyum’dan son bir kez daha geçip Novana ve Pantheon’u turladık. Son Roma dondurmalarımızı yedik. Campo di Fiori’de bir şeyler atıştırıp ertesi gün yola erken çıkacağımız için çok gecikmeden otele geri döndük.

İtalya rüya gibiydi, Roma ise harikaydı… Bir ülke düşünün her şehri ayrı güzel, bütün şehirleri birbirinden bambaşka! Biz o kadar sevdik ki ikimizin de geri dönesi yoktu, dönüş yolunda sadece Roma gezimiz değil aynı zamanda İtalya turumuzda bitmiş olduğundan, zorla okula gönderilen çocuklar gibi sus pustuk 🙂

One thought on “ÇOK GÜZELSİN BE ROMA

  1. belen says:

    MERHABALAR ÖCELİKLE ÇOK GÜZEL BİR TATİL GEÇİRMİŞSİNİZ YAZINIZI OKUDUM VE BAYILDIM . Bİ SORUM OLACAK YALNIZ SİZE PAZAR GÜNÜ İNŞALLAH İTALYA SEYAHTNE BAŞLAMIŞ OLACAĞIM AMA ROMADAN CASTEL GONDOLFO VE NEMİ KÖYNE TOPLU TAŞIMA ULAŞIMINI BULAMADIM . BİLGİNİZ VARSA PAYLAŞIRSANIZ SEVİNİRİM.CASTEL ROMANO DESİGNER OUTLETE TERMİNİ İSTASYONUNDAN SHUTTLE İLE ULAŞIMI BULDUM AMA KÖYLERDE TIKALI KALDIM .
    SEVGİLER

Bir Cevap Yazın