MASAL ŞEHİR VENEDİK

IMG_9392

Venedik’e hoşgeldiniz! Eğer kendinizi bir masalın içindeymiş gibi hissetmek istiyorsanız doğru yerdesiniz! Eşi benzeri olmayan, kendine özgü bozulmamış dokusu ve labirent tarzı sokaklarıyla zaman kavramını unutturan bambaşka bir yer burası! Her an her yerden karşınıza su çıkacak ve siz bunu küçücük köprülerle aşacaksınız. Haritadır, yön duygusudur, levhalardır.. unutun:) Gayet iddialı cümleler ile ‘buradan gitmeliyiz’ diyerek bir sokağa ya da meydana sapacak ama bambaşka bir yerde bulacaksınız kendinizi. Ayaklarınıza karasular inse bile tüm ara sokaklara girip çıkmak, tam burada bir şey yok ki derken, o hiç ellenmemiş (kimine göre amaaan çok eski, bakımsız, sıvaları dökülüyor gibi gereksiz yorumlar yüklenen) evlerin yeşil panjurlarından sarkan çiçeklerin, gondollar ile birleştiği daracık bir kanal manzarasına çıkıvermek inanılmaz bir göz ziyafeti sunacak sizlere.

Venedik 118 adacık ve bu adaları birbirine bağlayan 400 köprüden oluşuyor; haliyle araba trafiğine kapalı, ulaşım gondol ve teknelerle sağlanıyor. Arabayla Mestre üzerinden gelip şehrin girişinde (sağ tarafta) herhangi bir otoparka bırakıyorsunuz. (Ya da Mestre üzerinden otobüsle gelebilirsiniz). Biz araba ile geleceğimizden park yeri ve ücreti gözümü korkutuyordu, 20-25 euro gibi rakamlar okumuştum internetten ama 6-7 saat için 12 euro verdik. (Buna da şükür:)) Birkaç yorumda şehrin abartıldığı, kanal yüzünden pis koktuğu, evlerin çok bakımsız olduğunu okumuştum. Siz de gezip görün öyle tartışalım ama dayanamayıp yazıyorum:) Biz hiçbir kötü koku almadık, yerde tek çöp görmedim, ayrıca evet bizde bu tarz binalar olsa  belediye sağolsun hemen tek renk (genelde cansız bir sarı ya da gri renk) boyardı, ne estetik kalırdı ne bir şey. Evler eski ama çiçekleridir, evlerin önüne park edilen gondollarıdır, giriş katlarındaki renkli renkli maskeler satan dükkanlarıdır derken görsel bir şölen sunuyor. Venedik milliyetçisi kesildim galiba 😉

Her yıl 14 milyon civarı turisti kendine çeken Venedik’in ana geçim kaynağı turizm olunca pahalı olmasını da anlayışla karşılamak lazım sanırım, yine de oturduğun bir kafede meydanda müzik yapıyorlar sen de bunu dinlemiş oldun o haldeee ver bakalım kişi başı 2-3 euro denmesi pek kibar değil tabiki:) Ama yine de Venedik’e laf yok!

Şehrin yaş ortalaması 50-60 küsürlerde seyrediyor; çünkü, eğitim olanakları olmadığından genç nüfus dışarıya gidiyormuş ve iş sahası olmadığından geri dönüş olmuyormuş. Zaten şehri keşfederken fark edeceksiniz yerli nüfus gayet yaşlı, genç gördüğünüz herkesin elinde ya harita var ya fotoğraf makinesi:)

Evet, yeterince Venedik reklamı yaptıktan sonra başlayalım gezmeye, arabayı park edip şehrin girişine doğru yola koyulduk, burası şöyleymiş böyleymiş diye Okan’ın başını şişirip durmuştum gelmeden, sanırım çok çok beğensin aynı heyecanı paylaşalım diye tepkisini merak ettiğimden içim nedense kıpır kıpırdı. Ana girişine gelip istasyona doğru giden köprüye tırmandığımızda karşımıza çıkan manzaraya eşimin hayranlığını gördükten sonra içimden bir ‘olley’ diyip bıraktım kendimi Venedik’e. Şunu itiraf etmeliyim ki gitmeden sayfalarca not almıştım, şunu yapalım, bunu yapalım, oraya gidelim, şurayı görelim diye ama gezmeye başladıktan sonra hiçbir notu açasım gelmedi ki elimizdeki haritaya bakmadan sokak sokak dolaşmaya başladık:) Yalnız şöyle bir strateji izledik: Santa Lucia istasyonunu geçtikten sonraki 4 büyük köprüden biri olan Ponte degli Scalzi’den karşı tarafa geçip (güney bölge) Rialto tabelalarını takip ederek ilerlemeye başladık.

IMG_9396 IMG_9417 IMG_9423

Belki de ben çok farklı bulduğumdandır bilemiyorum ama her geçtiğim yeri fotoğraflamak istedim, bir süre sonra hafıza kartını değil gözümü doyurmam gerektiğini farkına varmadım değil:) Yer yön tarif edemiyorum çünkü deyim yerindeyse başıboş gezinip sadece önümüze çıkan Rialto Köprüsü’nün levhalarını takip ettiğimizden nerelerden geçtik bilemiyorum. Maske dükkanlarına dalıp çıktık, siz de mutlaka uğrayın, çok değişik maskeler ve cam ürünleri görebilirsiniz ki zaten cam ürünlerinin merkezindesiniz. Maske demişken el yapımı olanlar tabi ki daha pahalı, onun dışında seramik üzerinde çalışılmış standart maskelerden var, artık tercihinize kalmış.. Rialto civarında daha ekonomik olduğunu duymuştum, tam köprünün giriş ve çıkışında sayısız dükkan var, buralarda 2-3 euro daha ucuz ürünler. Yalnız birazdan birçok filme maske çalışmış ünlü dükkana uğrayacağız, hadi yine iyisiniz:) Maske demişken de belki efsanedir bilemiyorum ama birçok kaynak maskenin veba salgınında kullanılmaya başlandığını, daha sonra Venedik’in simgesi haline geldiğini yazıyor. Neyse nerede kalmıştık, labirent sokaklardan ilerleyerek, hatta tek kişilik geçilebilecek sokakları keşfedip bir kafede soluklanıyoruz. Türkiye’deki turistlere karşı gösterilen sempatiden yola çıkarsanız topa koyarsınız Venedikli kafe sahiplerini:) Eee yılda 14 milyon civarı deniyor bildiğin turistlere doymuşlar orası belli.

Dondurma alıp oturursan sanki içten içe sinir oluyorlar diyeceğim ama gayet belli ediyorlar:) Merak etmeyin cimrilik yapmadık bir şeyler de içtik ama yine de lavabosunu kullanmama izin vermediler, buradan sevgiler kendilerine:)

Azıcık dinlendikten sonra tekrar yürümeye başladık, birden bir kalabalık akını görüp o tarafa saptık sağa sola yayılan tezgahlara bakınırken, karşımıza baktığımızda şu meşhur Rialto Köprüsü’ne geldiğimizi anladık. Burası şehrin en eski yerleşim bölgelerinden biri olmakla beraber, eskiden banka şimdi ise pazar bölgesi olduğundan en işlek yerlerinden biriymiş. 1591’de tamamlanan Rialto Köprüsü ise 1800’lerde tamamlanan diğer köprüler kendisine kardeş gelene kadar Büyük Kanal’ı geçmek için tek yolmuş. Kendisi Venedik’in en önemli simgesinden biri sayıldığından, birçok yerde ‘bu köprüden geçmeden ve burada kanal manzarası seyretmeden Venedik’i ziyaret ettim demeyin’ deniliyordu. Çok fena tavsiye dinlerim:)

Zaten köprüyü fotoğraflayalım, eh gelmişken önünde de karı koca güzel bir fotoğrafımız olsun diye resmen ‘iyi fotoğraf çekebilen turist adayı’ avına düştük:) Bu sayede Rialto Köprüsü manzarasının tadını çıkardık tabi. Sonunda amacımıza ulaştık sayılır:) Bir de köprüye gelmeden şu meşhur dediğim (yukarıda bahsetmiştim ya;)) el yapımı maskeci dükkanının da fotoğrafını çekmiştim, belki siz de uğramak istersiniz diye onu da koyuyorum. Filmlerde kullandığı maskelerin orijinallerini görebilirsiniz.

IMG_9428 IMG_9434 IMG_9436

Bazen manzaraya bakarsınız harika gözükür, hemen fotoğrafını çekersiniz ama tat vermez ya Venedik’te bunu çok yaşadım. Fotoğraflar manzaranın yanında sönük kaldı,(sen fotoğraf çekmeyi bilmiyor olabilir misin tarzındaki sorulara cevap vermiyorum lütfen:)) Büyük Kanal’ı seyrederken etrafındaki yüzyıllık yapılar sizi alıp götürüyor, hem mistik bir havası var hem tarihi, yani Venedik’e gittiğinizde Rialto’ya çıkıp Büyük Kanal’ı seyretmek şart oldu:) Koskoca Fransız elçisi 1495 yılında ‘Büyük Kanal dünyanın en güzel caddesidir’ demiş. Elçi söylemiş ben de onaylıyorum ve size nacizane öneriyorum işte.

Rialto’dan Büyük Kanal’ın fotoğraflarını çekip kalabalıkta kendimize yol açarak Kuzey tarafa yeni hedefimiz San Marco meydanına doğru ilerliyoruz.

IMG_9439 IMG_9444

Bu arada dondurma yedik, bir de üzerine kahveleri içtik cimrilik yapmadık ya o havayla ‘hadi gondola da binelim be’ dedik ama 30 dk’sı 80 euro dedi, tamam demiştik kabul, yurtdışında 1 TL = 1 € kuralı vardı ama bu kadar da değil yani:) Şimdi, şu anda ‘pişman mıyım?’ diye bir sordum kendime ama hala ‘yok be Didem’ diyorum ama siz tatmak isterseniz bir gondol sefası yaparsınız –iyi pazarlık edin-, en kötü benim gibi cimrilik yaparsanız gelin Eskişehir’de ucuzca bindirelim sizi gondola hevesinizi alın;) Ek bilgi olarak şunu belirteyim: insanların gösterişlerini sergilemesini engellemek adına 1562 yılında tüm gondolların siyaha boyanması emredilmiş, o gün bu gündür gondollar tek tip siyah renkliymiş yani.

Artık Güney taraftaydık ve bu bölgenin en meşhur meydanına doğru yine kah tabelaları takip ederek kah kaybolarak ilerledik. Yine extra bir kalabalık, Çan kulesi (Campanile) görüntüsü ile birleştiğinde, Napolyon’un ‘Avrupa’nın en zarif salonu’ yakıştırmasını yaptığı San Marco Meydanı’na (Piazza San Marco) geldiğimizi anladık. Gerçekten çok görkemli olduğunu söylemeliyim!

Çan Kulesi ise 1902’de çöken kule yerine yapılmış, gelmeden önce Venedik’e gelen arkadaşların yorumlarını okuyup kuleye çıkmaktan vazgeçmiştim, çünkü; kule yeterince uzun olmadığı için sadece Venedik binaları ve çatıları gözüküyormuş, o hayal ettiğim kanalları köprüleri göremiyormuşuz. Zaten o kadar kalabalıktı ki kuleye çıkmak demek en az 1 saat sıra beklemek demekti, biz de onun yerine meydanda dolaşıp bedava müzik dinledik:)

IMG_9462 IMG_9465 IMG_9473

Gelelim üstteki fotoğraftaki yeri anlatmaya.. Burası Ahlar Köprüsü, hemen Palazzo Ducale’nin yan tarafındaki köprüden çıktığınızda (Ponte della Paglia) deli gibi fotoğraf sırası bekleyen kalabalığı göreceksiniz ve tabi ki siz de sıraya gireceksiniz:) Ahlar Köprüsü’nün, saray ve hapishane arasında 1600’lü yıllarda geçit olarak inşa edildiği ve adını mahkemeye götürülen mahkumların son kez Venedik manzarasına bakıp iç çekmelerinden aldığı söyleniyor.

Mahkumları bilemiyorum ama ben bile dönüş yolunda ah çekmeye, ‘keşke 1 gün burada kalsaydık bir de gecesini görseydik’ diye hayıflanmaya başlamıştım:)

Dönüş yoluna geçtik geçmesine de, (hedefimiz geziye başladığımız tren istasyonu Santa Lucia’nın önüne gelebilmek) kaybolmadan hedefe varabilmek imkansız:) Adres sorduğumuz bazı dükkan sahipleri sürekli sağ sol şeklinde el hareketleriyle yol tarif edip sağolsun yardımcı olmaya çalıştılar ama ilk başta ne demiştim Venedik’te yön kavramı sıfırlanıyor, hadi bu insanlar yine yardımcı olmaya çalışıyor da bir dükkan sahibi Okan’ı ‘telefonla konuşuyorum rahatsız etme’ anlamında tersledi, o an da ‘olsun Venedik çok güzeldi, ah keşke 1 gece de kalabilseydik’ diye düşünüyor olduğumdan kocamı savunamadım:) Tabi çok kaybolan olunca tren istasyonunun da levhasını koymuşlar, sonunda yönümüzü doğrulttuk.

IMG_9483

Ne yedik ne içtik derseniz, otel kahvaltısında yanımıza aldığımız yoğurt, sandviç vs şeyleri tüketip Venedik’te yemek yerine Bolonya’ya akşam yemeğine yetiştik:) Kalınmalı mı derseniz, 1 gece geçirilmeli, şehrin bir de gece keyfi sürülmeli derim. Tabi karanlıkta kaybolmak ve yön bulmak nasıl olur onu bilemem:) Daha uzun kalın ki Burano adasını ziyaret edip o rengarenk evlerin önünde fotoğraf çektirip beni kıskançlıktan çatlatın. Ayrıca biz kendimizi sokaklara kaptırıp birçok önemli yapıyı fark ederek ya da fark etmeyerek es geçtik, siz daha bilinçli gezebilirsiniz mesela 😉

Dönüş yolunda Okan’la burada ‘bir maskeci dükkanımız bir de evimiz olsa daimi olarak yaşar mıyız yaşamaz mıyız?’ diye düşüne düşüne yürüdük tam net bir cevap bulamamakla birlikte ileride buraya tekrar gelme sözünü kaptım, o zaman net bir cevap vereceğim 😉 Bakalım siz nasıl duygularla buradan ayrılacaksınız?

Şimdilik hoşçakal Venedik!

Bir Cevap Yazın